Duyurular : Türk Demokrasi Vakfı Web Sitesine Hoş Geldiniz! ... Web Sitemiz Test Yayınındadır. ... Lütfen Canlı Yayın Planformu Uygulamamızı İnceleyiniz. ...

İstanbuldan Ayrılış

Hareketimizi bir gün daha erteledik. Kendimi yeniden Ìstanbul'da buluyorum. Karanlık bir fırtına havası var. Meltem ılık ve tatlı. Sultanselim Sokağı'nın Fas mimarisi biçiminde yapılmış kemerleri altında iki saattir nargile içiyoruz. Yılların geçmesiyle, eski biçimlerini yitirmiş beyaz sütunlar, türbeler ve mezarlar sıra sıra dizili... Çiçeklerle pespembe ağaç dalları, gümüş rengi duvarların üstünden aşıyorlar. Her tarafta taze bitkiler yeşermiş ve bunlar, sanki neşeyle, o kutsal eski mermerleri yer yer örtüyorlar.
Bu ülkeyi seviyorum ve bütün bu ayrıntılara yürekten bağlıyım. Seviyorum,çünkü onun ülkesidir. Çok yakınımda olduğu halde kendisini hiç göremeyeceğim kadın bu toprakların üstünde doğdu...
Batmak üzere olan güneş bizi Fatih Sultan Mehmet'in camisinde, bir zamanlar üstünde birçok saatler geçirdiğimiz bir rahlenin üstünde buluyor. Ötede beride, geniş bir alana dağılmış Müslüman grupları, aralarmda konuşarak sigaralarnı tellendiriyorlar; rahat bir hava içinde bu güzel ilkbahar akşamının lezzetini tadıyorlar.Gökyüzü yeniden durgunlaştı ve bulutlardan sıyrıldı. Ben bütün bu yerleri, bu Doğu yaşamını seviyorum. Bunun bittiğini ve pek yakında buralardan ayrılacağımıdüşünmek beni adeta hasta ediyor.
Oraya, eski, siyah kemer altına ve karanlık bir sıglığa gömüleri ıssız sokağa ba kıyorum. Ev orada duruyor. Bir iki adım ilerleyecek olsam evi görebilirim.
Ahmet yamında bakışlarımı izliyor, beni kuşkuyla inceliyor. Ne düşündügümü ve ne yapacağımi tahmin etmiş olmalı ki:
- Ah Loti, dedi. Eğer onu gerçekten seviyorsan kendisine acı. Ona veda ettin, artik peşini bırak!..
Fakat onu görmeye karar vermiştim ve kendimi bu kararımdan caydıracak güce sahip değildim. Ahmet iseaklın yolunu savunmakta devam ediyordu: Âbidin, yaşlı kocası Âbidin evdeydi, bu yüzden de şimdi onu görmek için yapılacak her girişim boştu.
- Kendisi ise evden çıkamaz, diye devam ediyordu. Çıkabilecek olsa bile artık onu kabul edebilecek evin yok. Şu anda sana ve bir başkasının karısına konukseverlik gösterecek insanı da Ìstanbul'un hiçbir yerinde bulamazsın. Kaldı ki, senin bu çevrelerde dolaştığını sezecek olursa, seni görürse, ya da başka kadınlar senin bu dolaylarda bulundugunu kendisine söylerlerse, o bir deli gibi kendinden geçecek. Sen ise, yarın onu sokak ortasında bırakıp gideceksin. Bu iş belki senin için çok kolaydır ama, onun için ölümdür. Loti eğer bunu yaparsan anlarım ki senin bir kalbin yoktur ve işte o zaman senden nefret ederim.
O söylüyor, ben bunları boş ve umursamaz bir halde dinliyordum. Ahmet, sözlerinin bende etki yaratmadığını görünce, başını yere eğdi ve topuklarıyla sürekli yere vurmaya koyuldu.
Ben onu orada bırakıp kemerin altınadoğru ilerledim.
Gözlerimi karanlık ve ıssız bir sokağadikerek arkamı bir direğe vermiştim. Ìnsanın buraya "ölü bir kentin sokağı" diyece-ği geliyor.
Ne açık bir pencere, ne bir gelen geçen, ne de en küçük bir gürültü. Yalnız taşlar arasında büyüyen ve kaldırımlara kadar uzanmış otlar; ölü köpeklerin kurumuş iki iskeleti.
Burası kibar bir mahalleydi, Koyu renkli tahtalardan yapılmış eski evler, gizemli bir debdebenin işaretlerini taşıyorlardı. Kapalı balkonlar, sessiz sokağa bakan büyük çıkıntılı ,sahnişler, demir parmaklıklar arasında dişbudak ağacından, üzerine eski sanatkârların ağaçlar ve kuşlar yontup boyadıkları gizli bölmeler!..
Ístanbul'un hemen hemen bütün pencereleri bu tarzda, boyalı ve daima kapalıdır.
Batı ülkelerinde bir evin içindeki yaşayış tarzı, daha dıştandan bakıldığı zaman anlaşılabilir. Sokaktan geçenler, perde aralıklarından, genç ya da yaşlı, güzel ya da çirkin başlar görürler. Fakat yabancı bir göz, hiçbir zaman, Türk evinin içerisine sızamaz. Eğer bir konuğun dışarı çıkması için kapı açılacaksa, tam açılmaz, sadece aralanır. Hemen ardından da onu kapayacak birisi vardır. Ìçerisi asla ortaya serilemez.
Evet, işte oradaki koyu kırmızı boyalı büyük ev Azade'ninki! Kapının üstünde ,baştan başa çürümüş ve kurtlanmış tahtadan bir güneş, bir yıldız ve bir ay var. Şahnişlerin parmaklıklarını süsleyen resimler, üstlerinde san kelebekler uçuşan mavi laleleri gösteriyor. Ìçeride canlı bir kimsenin bulunduğunu gösteren hiçbir kımıldayış, hiçbir dış belirti yok. Bir Türk evinin pencerelerinden, size içeriden birinin bakip bakmadığını anlamak da imkansızdır.
Arkamdaki yüksek, geniş alan, batan güneşin son ışıklarıyla yaldızlanmış. Bu sokaktaysa her şey adeta karanlıklar içinde. Bir duvarın köşesine yarı yarıya gizleniyor ve eve bakiyorum; yüreğim şiddetle çarpıyor...
Tekrar Fatih Meydanına geldiğim vakit güneş büyük camiyi, Arap tarzı kemerlerini ve uzun minarelerini son yaldızlarıyla yıkıyordu. Akşam namazından çıkanların hepsi eşikte durmuşlar, son aydınlar da büyük mermer basamaklar üzerine dizilmişlerdi. Halk onlara doğru koşuyor, çevrelerini ahyordu. Kalabalığın ortasında, son derece güzel ve anlamlı bir yüzü olan genç bir adam, eliyle gökleri gösteriyordu. Beyaz "ulema" sarıgı geniş alnını çeviriyordu. Yüzü solgundu. Sakalı ve iri gözleri abanoz gibi simsiyahtı.
Parmağı yükseklerde görülmez bir noktayı işaret ediyordu. Mavi göklerin derinliklerine, kendinden geçmiş bir halde, bakıyor ve diyordu ki:
- Íşte Allah!.. Hepiniz bakınız; Allah'ı görüyorum, Cenabı lemyezeli görüyorum.
Herkesle birlikte Ahmet ve ben de, Allah'ı gören adamın yanına koştuk.
Heyhat!.. Hiçbir şey göremedik. Bununla beraber ona ihtiyacımız vardı. Her zaman oldugu gibi böyle bir tanrısal görüşe ihtiyacımız vardı. Gökte onun varlığnı
belgeleyecek olan en küçük bir işarete ömrümü verirdim.
- Yalan söylüyor, diyordu Ahmet. Allah'ı ömründe kim görmüştür ki?
Sonra benim yanında olduğumu fark edince gülümseyerek:
- Siz de mi Allah'i görmek istiyorsunuz Loti? diye ekledi. Allah kâfirlere görünmez ki...
Yanda yöredeki dervişler, adam için:
- Delidir, dediler.
Ve kendisini Allah'ı görmüş biri sanarak gururla etrafindakilere bakan adamı
küçük odasına götürdüler.
Ahmet beni Marmara tarafına, ondan mümkün olduğu kadar uzak yerlere sürüklemek için bu olaydan yararlanmıştı. Yürüdük. Gece indi. Ve inen gece bizi, hemen hemen yolumuzu yitirmiş bir halde buldu...
Sultanselim Sokağı'nın dış dehlizlerinin altında yemek yiyoruz. Ìstanbul için artık vakit geç; Türkler batan güneşle birlikte yatarlar.
Yıldızlar birbiri ardınca parıltılı göklerin içinde yanıyorlar. Ay geniş ve ıssız sokağı, kemerleri ve mezarlari aydınlatıyor. Uzaklarda, hâlâ açık duran bir Türk kahvesi, gümüş kaldırımlara kızıl bir ışık serpiyor. Sokaktan geçenler pek seyrek ve bunlar da ellerinde fenerlerle dolaşıyorlar. Ötede beride, türbeler içinde küçük, dertli kandiller yanıyor. Bu alıştığım ve sevdiğim tabloları son kez görüyorum; yarın bu saatte bu ülkeden uzaklaşacağım.
Bu akşamın programını Ahmet düzenliyor:
- Unkapani'na kadar inecegiz. Balat'a kadar beygirle, Piripaa'ya kadar kayikla
gidecegiz. Yatmaya da, bizi bekleyen "Eriknaz"a gidecegiz.
Unkapanı'na giderken yolumuzu yitiriyoruz. Köpekler fenerlerimizin arkasından
havlıyorlar. Bununla birlikte Ìstanbul'umuzu iyice biliyoruz. Fakat eski Türkler bile, böyle gece vakti bu dolaşık yollarda yitebilirler. Bize yolu gösterecek hiç kimse yok. Daima ilerleyen başık ve labiret gibi, akla yatkın hiçbir neden olmaksızın eğrilen çarpılan küçük yollar.
Unkapanı'nda fenerin giriş yerinde bizi beygir bekliyor. Bir metre kadar yükseklikte bir fener taşıyan bir uşak ardımızdan geliyor ve biz yola koyuluyoruz.
Karanlık ve sonsuz fener... Her taraf uykuda, ortalıkta her şey sessiz. At koşturdu-ğumuz sokaklara güneş ögle vakitleri bile inip inmemekte tereddüt eder. Öylesine izbe ve kuytu. iki at bu sokaklardan zorlukla yan yana gidebiliyorlar. Bir yanda Ìstanbul'un büyük surlari, öte yanda Ìslamlıktan bile daha eski, üst taraflarında genişleyen ve rutubetli sokağı adeta çökerten demir kapılı yüksek evler var. Ìnsan, derin karanlıklar içinde, üzerinize kalın taş kollarını uzatan bu Bizanslilardan kalma evlerin balkonlarınınaltından at üzerinde geçerken mutlaka başını eğmelidir.
Bu yol, Eyüp'teki eve varmak için her akşam tuttuğumuz yoldur. Balat'a geldiğimizde artık onun çok yakınında bulunuyoruz. Bizi karşı kıyıya götürecek kayıkçıyı, uyumakta olduğu kayığın içinde, uyandırıyoruz. Orası bir ovadır ve büyük siyah serviler, çınarların ortasında yükselirler.
"Eriknaz"ın evine giden yolları fenerlerle inmeye başlıyoruz...
"Eriknaz" Hanım, hoş ve zarif bir çirkinlikte. Yüzü balmumu gibi beyaz, gözleri ve kaşlari karga kanadı gibi siyah. Bizi, bir frenk kadını gibi, başı açık olarak kabul ediyor.
Evin içinde her şey düzenliliği, varlığı, tam bir temizliği belli ediyor. Kendisiyle birlikte bulunan arkadaşları, bizi görürgörmez, yüzlerini örtüp odadan dışarı çıkıyorlar. Bunlar, uçları boru gibi kalkık terlikler üzerine altın pullar işlemekle meşgul idiler.
"Eriknaz"ın kızı ve Ahmet'in yeğeni dostum. "Âlemşah" dizlerinin üzerinde her vakitki yerini almak için geliyor ve biraz sonra burada uyuyor. Siyah kehribar rengi gözleriyle bir taş bebek kadar temiz ve güzel olan küçük "Âlemşah", dahaüç yaşını yeni doldurmuş pek cici bir yaratık.
Kahve ve sigaradan sonra bize, hepsi kar gibi iki beyaz yatak, iki beyaz yastık, iki beyaz
örtü getiriyorlar. Ev sahipleri bize iyi geceler dileyerek çekiliyorlar ve her ikimiz de derin uykuya dalıyoruz.
Parlak bir güneş bizi erkenden uyandırıyor. Haliç'e inen patikaları dörder dörder geçiyoruz. Kıyıda sabahçı bir kayık bizi bekliyor. Piri Paşa'nın, yüksekte piramit bi-çiminde kat kat dizili siyah evleri kızıl ışıklar içinde yüzüyor. Bütün camlar pırıl pırılışıldıyorlar.
"Eriknaz"la "Âlemşah", doğan güneşle birlikte, kırmızı entarileriyle evlerinin damına çıkmışlar, uzaktan bizi seyredip uğurluyorlar.
Sabahın aydınlığı içinde işte Eyüp, işte Süleyman'ın kahvesi, caminin küçük avlusu ve Ârif Efendi'nin evi... Deniz kıyısmda hiç kimse yok. Daha her yer kapah ve herkes uykuda. Karın ve kuzey rüzgârının altında çoğu zamanlar karanlık gördüğüm bu oturdu-
ğum ev, bende son ani olarak bir güneş göz kamaştırması bırakıyor.
Güneşin benim için buradaki bu son doguşu son derece güzel bir parlaklık içinde. Eyüp'ten ta saraya kadar bütün Haliç boyunca kubbeler ve minareler, pembe ve gökkuşağı renkli gökyüzüne birer resim gibi çiziliyorlar. Zamanla ortalık kalabalık- laşıyor; yüzlerce görülmeye değer yaldızlı kayık, içlerinde türlü tipte insanlar ve yaşmaklı kadınlarla dolu olarak geçiyor.
Bir saat sonra gemiye geldik. Artık hareket kesin, öğleye yola çıkmamız karar-laştırılmış...
Ahmet dedi ki:
- Gel Loti, seninle son olarak birlikte bir nargile içelim.
Sevinerek kabul ettim. Koşa koşa Salıpazarı'nı, Tophane'yi, Galata'yı geçiyoruz. Ìşte Ìstanbul köprüsündeyiz. Yakıcı bir güneş altında büyük kalabalık kaynaşıyor. Nasıl da bir rastlantı: Ìstanbul'dan ben gidiyorum ve ilkbaharsa olanca güzelliğiyle geliyor. Ögle üstünün keskin ışığı altında yüksekte, Ìstanbul'u çeviren surlar, kubbeler ve minareler topluluğunun hepsinden sanki ayrı ayrı ışık fışkırıyor; sonra da gökkuşağının en göze çarpan renkleriyle giyinmiş alaca bir kalabalğın üzerinde dağılıyor.
Türlü kılıkta insanlarla dolmuş vapurlar, gezgin satıcılar, halkı ite kaka, gırtlaklarını patlatırcasına haykıran türlü esnaf. Bizi bir zamanlar Bogaziçi'nin hemen her tarafına götürmüş olan bu vapurlarm hepsini tanıyoruz. Ìstanbul köprüsü üzerindeki bütün barakaları, bütün geçenleri, hatta bütün dilencileri, kör, çolak, üst dudağı yarık... Tam bir sakatlar koleksiyonu ki hepsini hepsini tanıyoruz.
Bugün bütün yoksullara sadakalar dağıtıyorum; karşılığında uzun hayır dualar-
la selamlar topluyorum.
Köprünün öbür yakasında, Yenicami'nin büyük avlusunda duruyoruz. Ömrümde son kez olarak Türkiye'de bulunmak, bu Doğu süsleri ortasında, arkadaşım Ahmet'le oturup nargilemi içmenin mutluluğunu duyuyorum.
Bugün gerçek bir bahar bayramı, bir renk ve kıyafet sergisi göze çarpıyor. Herkes dışarı çıkmış, Mermer çeşmeler etrafında, çınarların ve yakinda taze yaprak-larla örtülecek olan asma çardaklarının altına oturmuşlar. Berberler sokak tezgahlarini kurmuşlar, gökkubbenin altında çalımaya koyulmuşlar. Saf ve iyi yürekli Müslümanlar, tepelerinde Hazreti Muhammed'in gelip onların ucundan tutarak kendilerini Cennet'e götüreceği örgüyü yerinde bırakmak koşuluyla başlarını adam akıllı tıraş ettiriyorlar.
Öğle namazı vakti. Müezzinler minareye çıkıyorlar. Artık gitme vaktim iyice yaklaştı. Ahmet'le birlikte kalkıyoruz. Biraz sonra gemideyim. Hareket ediyoruz ve Ìstanbul yavaş yavaş uzaklaşıyor.
Solgun bir mart güneşi Marmara Denizi üzerinden batıyor. Açıkta bulunmanın havası taze, fakat soğuk. Tepeler akşamın sisleri içinde silikleşiyorlar.
Ìstanbul gözden yitiyor. En yüksek camilerin, en yüksek minareleri ve kubbeleri, herşey uzaklarda kayboldu, her şey tümüyle silindi...

Web Tasarım Ankara, Web Tasarımı Ankara
keçiören düğün salonu keçiören toplantı salonu keçiören düğün salonları ankara düğün salonu keçiören nikah salonu ray dolap ankara mutfak dolabı ankara banyo dolabı ankara vestiyer ankara duvar ünitesi ankara gardrop ankara tv ünitesi ankara vestiyer duvar ünitesi tv ünitesi gardrop mobilya mobilya ankara bamya çorbası etli ekmek mevlana pide bıçak arası konya tandır kuzu tandır fotokopi makinası fotokopi web tasarımı ankara tadilat tercüme büroları tercüme ankara tercüme simultane tercüme yapı denetim firması fotokopi makinası kiralama fotokopi makinası satışı fotokopi makinası tamiri maurers orjinal maurers meksika biber hapı biber hapı acı biber hapı