Duyurular : Türk Demokrasi Vakfı Web Sitesine Hoş Geldiniz! ... Web Sitemiz Test Yayınındadır. ... Lütfen Canlı Yayın Planformu Uygulamamızı İnceleyiniz. ...

Hayal Kenti İstanbul

Geceki fırtınanın ardından doğan sabah güneşi bulutlar ve sisle mücadele halindeydi, arkamızda Marmara Denizi koyu yeşil dalgalarla köpürüp coşarken, karşımıza tıpkı Venedik gibi, bir hayal kenti, dev Constantinopel, yani Türklerin İstanbul'u çıktı. Her biri Nuh'un gemisinin bir benzeri olan, kubbeleri altın alemli camileri, gri bulutlu gökyüzüne karşı pırıl pırıl parlayan zarif sütunlara benzer yüzlerce minaresi ve koyu kırmızı binalarıyla karşımızdaki bu taş denizinin arasından kara serviler ve yemyeşil çınarlar, başlarını arabeskvari uzatmışlardı.

Boğaziçi görünmez olmuş, Asya'nın dağlık kıyıları ile Avrupa eriyip birleşmiş, güneş ışınları bir ışık seli gibi o servi ormanının -Türklerin Asya yakasındaki büyük kabristanı bir bölümünün üzerine düşmüştü. Derler ki, bu kabristanın alanı öylesine genişmiş ki, buğday ekilse bütün kenti doyurur, buradaki mezar taşları kullanılarak İstanbul'u çepeçevre kuşatacak yeni bir sur inşa edilebilirmiş.

İlk gördüğümüz yapı olan kale ile tamamen içiçe girmiş bulunan kent surlarının önünden geçiyorduk. Bu yapı, de syv taarne, ya da Türklerin dediği gibi Yedi Kuleler, pek çok depreme dayanmış, pes etmemişti; sarmaşıklar ve yabani otlar duvarlarından aşağı sarkıyordu, savaş tutsaklarının darağacı olan bu mekan, avlusundaki Kan kuyusu'nun idam edilen devlet düşmanlarının kellelerini yuttuğu bir meskûn harabe, tüm ürkütücü ve karanlık görünümüyle karşımızdaydı.

Yol, kent surlarının dibinde, "Yedi Kuleler"den başlayıp, Altın Boynuz'un ucundaki çıkıntıyı meydana getiren saray bahçesini izleyerek, denize paralel olarak uzanıyordu; surlar üzerine küçük evler ve bahçeler kondurulmuştu, bu tepelerde oğlan çocukları bağrışıyor, koşup, oynuyorlardı.

Saray bahçesinin eteklerinde yol daralıyor, surlar yükseliyor ve beyazlaşıyordu; sanki havada uçarmış gibi görünen surların üst kısmındaki evlerin pencere kafesleri altın ve gümüş parıltılar saçmaktaydı; saray bahçesi ve evler bir rüya ülkesi, bir masal gibiydi. Eski saray koyu kırmızı renkte, çevresine göre çok hantal görünen dümdüz bir binadı. Paha biçilmez mermer sütunlarla desteklenen süslü çatılı, zarif köşklerle çevrelenmiş yeni saray ise çok daha davetkâr ve sevimliydi. Altınboynuz'a doğru saptık, Leander Fe-neri'ni geçtikten sonra, Tatlısu'yun içlerine kadar sokulan limana girmiştik, solumuzda İstanbul, sağımızda Galata, ve silindir şeklindeki kulesi bulutlara uzanan Pera selamlıyordu bizi. Geniş körfezde gemilerin direklerinden bir orman oluşmuştu. Bir tekne cümbüşüydü.

Yol, kent surlarının dibinde, "Yedi Kuleler"den başlayıp, Altın Boynuz'un ucundaki çıkıntıyı meydana getiren saray bahçesini izleyerek, denize paralel olarak uzanıyordu; surlar üzerine küçük evler ve bahçeler kondurulmuştu, bu tepelerde oğlan çocukları bağrışıyor, koşup, oynuyorlardı.

Saray bahçesinin eteklerinde yol daralıyor, surlar yükseliyor ve beyazlaşıyordu; sanki havada uçarmış gibi görünen surların üst kısmındaki evlerin pencere kafesleri altın ve gümüş parıltılar saçmaktaydı; saray bahçesi ve evler bir rüya ülkesi, bir masal gibiydi. Eski saray koyu kırmızı
renkte, çevresine göre çok hantal görünen dümdüz bir binaydi. Paha biçilmez mermer sütunlarla desteklenen süslü çatılı, zarif köşklerle çevrelenmiş yeni saray ise çok
daha davetkâr ve sevimliydi.

Altınboynuz'a dogru saptık, Leander Feneri'ni geçtikten sonra, Tatlısu'yun içlerine kadar sokulan limana girmiştik, solumuzda İstanbul, sağımızda Galata, ve silindir şeklindeki Kulesi bulutlara uzanan Pera selamliyordu bizi. Geniş körfezde gemilerin direklerinden bir orman oluşmuştu. Bir tekne cümbüşüydü bu. İçinde kayıkçı ve yolcular bulunan, çoğu ilkel kanolara benzeyen ensiz ve ufak kayıklar yanımızdan ok gibi hızla geçiyorlardı. Buradaki çığlıklar, bağırtılar, uğultularla karşılaştırıldığında Napoli Körfezi'nin gürültüsü, cenaze töreni kadar sessiz kalırdı. Canlı renklerdeki iri türbanları ve çıplak kollarıyla yaşlı, esmer tenli Türkler bir ağızdan bağrışıyor, ellerini kollarını sallayarak bizleri kayıklarına binmeye çağırıyorlardı; önce esyalarımı aşağıya attım, sonra da kendim atladım, şimdi irili ufaklı teknelerle süslenmiş kıyıya doğru hızla kürek çekiyorduk. Kıyıya yanaştığımızda kayıkçıya değerinden pek emin olamadığımı bir gümüş sikke uzattım; başım iki yana sallayarak cebinden küçücük bir para çıkardı ve daha yüksek bir ücret almasının söz konusu olmadığına dair hiçbir kuşku bırakmayacak biçimde bana gösterdi. Türkler böylesine dürüst insanlardır; burada kaldığım süre içinde her gün, Türklerin en fazla iyiniyet sahibi, en dürüst halk olduğuna dair kanıtlar buldum.

Bakir tenli, güçlü kuvvetli bir Arap eşyalarımı taşımayı önerdi, bir hamlede elindeki urgani bavullarm ve şapka kutusunun etrafına dolayarak, sırtıma yükledi ve yürümeye başladı, kalmak istediğim otelin adımı verdiğimde başını salladı.

Binalardan her birinde baharat, ekmek, et ya da giysi satılan dükkânların bulunduğu dolambaçlı bir sokağa gelmiştik; dünyanın bütün milletleri sanki burada toplanmıştı. Yol, Galata'nın dar kapısından Pera'ya doğru açılıyordu. Bize pasaport soran olmamıştı.

Geldiğimiz sokak parke taşlarıyla döşeli dar ve dik bir yokuştu. Nöbetçilerin yanından geçtik. Bu esmer ve mağrur delikanlılar mavi renkli daracık pantolonları, ceketleri, omuzlarında çaprazlama fişeklikleri ve kırmızı fesleriyle yere yatar gibi uzanmış dualar okuyorlardı; yanlarında bir kum saati duruyordu.

Pera'daki kulenin dibinde yüzülmüş kanlı at leşleri gördük; salonlarında fıskiyeli havuzlar bulunan Türk kahvehanelerinin yanından geçtik, anayol boyunca ilerlerken önümüze, kapısının üst kısmında altın yaldızla Kuran'dan ayetler yazılmış bir levha bulunan, dönen Dervişler tekkesi çıktı. Bu daracık yol boyunca sağlı sollu sıralanmış bulunan evler ikişer üçer katlı, cumbalıydılar, yan sokaklar daha da dar olduğundan evler birbirine bitişikmiş ve sanki yağmur yağdığında buradan geçerken şemsiye kullanmaya gerek kalmayacakmış gibi görünüyorlardı.

Ne kargaşa! Ve tam bu kargaşanın ortasında, başında kırmızı kalpak, ayaklarında partal sandallar, üzerinde koyun postu bulunan bir Bulgar köylüsü arka ayaklarımın üzerinde sıçrayan bir ayı gibi dans ediyor, bir başka Bulgar da tulum çaliyordu. Sekiz
tane güçlü kuvvetli hammal altına kalaslar yerleştirilmiş iri bir mermer kütlesini çekerek götürürken, bir yandan da savulun diye bağrışıyorlardı, karşımıza şapkalarından yas tülleri sarkan Ermeni rahipler çıktı; bir ilahi mırıldanıldığını duyduk, çiçeklerle süslenmiş açık tabut içinde, üzerindeki günlük elbiseleriyle ve yüzü örtüsüz olarak yatan genç bir Rum kızının cenaze töreniydi bu, üç Ortodoks rahip ve mumları taşıyan iki erkek çocuk en önde yürüyorlardı.

Ne kalabalık! Ne hengame! Yaşmaklı kadınların uçuşan uzun perdelerin aralarından dışarıyı gözetlediği, kartondan yapılmış, önü arkası yaldızlanmış birer küçük kabine benzeyen parlak renkli arabalar, eğri büğrü parke taşların üzerinde tökezleyerek yol alıyor, kütük ve tahta kalasları çeken atlar, eşekler kalabalığın arasında kendilerine yol açmaya çalışıyorlardı.

Sonunda Bay Blondel'in işlettiği Hotel de la France'a gelebilmiştik; kapıdan girer girmez Avrupai bir dekorasyon ve konfor karşıladı bizi. Fransız ve İtalyan görevliler merdivenlerden inip çikiyorlardi, odalar ferah ve güzeldi, Table d'hote, Avrupa'daki
büyük kentlerin lüks otellerindeki kadar mükellef yemekler sunuyordu. Müşteriler çok çeşitli milletlerdendi, çoğu da Küçük Asya'daki gezilerinden dönmüş olup, kendilerini güven içinde hissettikleri Doğulu giysilerini üzerlerinden çıkarmamış Fransızlardı.

Sultan'ın ordusunda görevli birkaç Prusyalı subay Türk askerine özgü redingotlar giymişler ve fes takmışlardı. Sokaktaki uğultu bize kadar geliyordu! Bulgarların tulumlarından çıkan tınılar, uzaklardaki tepelerde peçesiz, yoksul kadınların söylediği şarkılara karışıyor, tatbikattan dönen Türk askerlerinin mehter marşları bütün bunları bastırıyordu, bu melodiyi tanımıştım: Auber'in Üçüncü Gustav operasından bir gallop'tu bu.

Web Tasarım Ankara, Web Tasarımı Ankara
keçiören düğün salonu keçiören toplantı salonu keçiören düğün salonları ankara düğün salonu keçiören nikah salonu ray dolap ankara mutfak dolabı ankara banyo dolabı ankara vestiyer ankara duvar ünitesi ankara gardrop ankara tv ünitesi ankara vestiyer duvar ünitesi tv ünitesi gardrop mobilya mobilya ankara bamya çorbası etli ekmek mevlana pide bıçak arası konya tandır kuzu tandır fotokopi makinası fotokopi web tasarımı ankara tercüme büroları tercüme ankara tercüme simultane tercüme fotokopi makinası kiralama fotokopi makinası satışı fotokopi makinası tamiri