Duyurular : Türk Demokrasi Vakfı Web Sitesine Hoş Geldiniz! ... Web Sitemiz Test Yayınındadır. ... Lütfen Canlı Yayın Planformu Uygulamamızı İnceleyiniz. ...

Anıtlar Kenti

Konstantiniye'de sayısız resmi binalar, üçyüzelliden fazla cami, doksan iki Rum ve Ermeni kilisesi, sekiz katolik kilisesi, otuzdört sinagog, kıyamet kadar tekke ve türbe beş yüz on sekiz medrese, (genellikle bir camiye baglı yüksekokullar) otuz beş kamuya açık kitaplık, iki yüz hastane, yüz imaret, üç yüz hamam, yüzlerce han veya kervansaray, zerafet ve temizlik bakımından Avrupa'da bir benzerine rastlanamayan görkemli kışlalar bulunmaktadır. Bu binalar içinde en ilgi çekici olanları çınar ağaçlarıyla gölgelenmiş ve dinsel görevini yerine getirmeye gelen Müslümanların aptes aldıkları çeşmelerle çevrili avlularıyla, simli kubbeleri ve sivri minareleriyle camilerdir. Müezzin dantel gibi yontulmuş taş trabzanlarla çevrili minareyi firdolayi saran ,serefelerde ezan
okuyarak müminleri günde beş defa namaza çağırır. Doğu'nun San Pietro'su olan Ayasofya, eski Aziz Mamas Kilisesi'nin yerinde inşa edilmiş olup, sultanların cülus ettiklerinde kılıç kuşanmaya geldikleri Eyüp Camii Ayasofya'dan da üstün olan Selimiye Camii, İslam mimarisinin bütün dünyada en mükemmel örneği ve bir başyapıt olan Süleymaniye Camii, bütün imparatorlukta yedi minareli tek cami olan Sultan Ahmet Sultanı diye anılan ve çoğu padişahlarm adını taşıyan dokuz cami hakkında fazlaca
bir şey söylemeyeceğim. Dıştan bakıldığında bu camiler büyüklük ve zevk bakımından birbirlerine benzerler. İçinin görünümü de aynıdır. Sütunlardan birine dayalı bir minber, Kuran'ın ayetleriyle meydana getirilen bir efriz; duvarlar arabesklerle süslü; kubbeyi tutan sütunların arasında gerili duran teller; bunlara sayısız lambalar asılmış; tepeden asılı duran devekuşu yumurtaları, başak ve çiçek demetleri; yerde hasırlar veya kıymetli halılar. Kürsü, şeref sandalyesi, özel olarak ayrılmış sıra diye bir şey görülmez bu boş onurların Tanrının nezdinde yeri yoktur. Camilerde, yoksullara yardım veya caminin bakımı için bağış toplanmaz; orada mümini duadan ve murakabadan alıkoyabilecek hiçbir faaliyete izin verilmez. Fakat yardımseverlik denen şey kalmamıştır sanılmasın. Camiinin alanı içinde, imamların ve yoksul ögrencilerin odalarının bulunduğu müştemilatın yanında yoksullar ve yolcular için misafirhaneler, hasta ve sakatlar için hastaneler bulunmaktadır. Müslümanlar bakışlarını gökten yere indirmeyi severler ve şu üç şeyi: Din, sadaka ve bilimi asla birbirinden ayırmazlar. Kur'an-ı Kerim belirtmemiş mi? "İyi insan, hemcinsine faydalı olan kişidir." Hazreti Peygamber şöyle dememiş mi? "Bilginin mürekkebi ve şehidin kanı Allah nezdinde aynı derecede muteberdir."

Medreseler ve genel kütüphaneler de camilerin müştemilatma dahil olup bakımlarını onlar sağlar. Bununla beraber bazı vezirler, müftüler ve hatta sıradan kişiler tarafından kurulan hiçbir camiye bağlı olmayıp tümüyle bağımsız kimliğe sahip kitaplıklar da vardır. Bunlardan en ünlüsü Veziriazam Ragip Paşa'nınkidir; dış kapıdaki yazıttan anlaşıldığı üzere 1762'de kurulmuştur.

Bu bina İstanbul'un en zarif abidelerinden biridir. Bahçeler içinde inşa edilmiş olup bir merkez kubbe ve yanları mermerden kemerlerle tutturulan dört ufak kubbeyle örtülü duvarları yazılarla, beyaz ve kırmızı çiçekli vazo tasvirleriyle süslü çinilerle döşenmiş bir binadır. Okuma odaları sofalarla çevrili olup dışardan çeşmenin suyunun ,şıpırtısından başka ses gelmez. Kısacası müverrihin dediği gibi elyazmalarını okumakla veya kopya etmekle meşgul olan efendilerin huzurunu bozsa bozsa, yalnızca kumruların sızlanmalı kuğurmaları bozar.

Türkler yazıyı severler ve bu sanatta ustadırlar. Bir tek cami, medrese, imaret, kervansaray, çeşme vs. yoktur ki cephesinde Kur'an-ı Kerim'den bir ayet, bir ahlaki kural veya harflerinin sayı değeriyle binanın inşa gayesini ve inşa yılını anlatan tarih denen bir
kronogram işlenmiş olmasın. Sultan II. Ahmet Çeşmesinin üzerinde işte şu güzel kaydı okuyoruz:

Bu çeşme Sultan Ahmet'in şu mısralarıyla sana yaşını anlatıyor. Bu saydam ve durgun çeşmenin musluğunu, Allah'ın adını anarak aç; bu temiz ve tükenmez suyu iç ve Sultan Ahmet için dua et.

Sultan Ahmet Çeşmesi deyince, akla bu güzel çeşmenin görünümünün süslediği saray hatıra gelir.

II. Mehmet tarafından inşa edilmiş bulunan Saray bugün, eski Bizantion'un alanını tümüyle kaplamaktadır. Burası Osmanlı hükümdarlarının Kremlini'dir. Deniz tarafından kara, kara tarafında yuvarlak masif kulelerin yer yer yükseldiği sekiz-on metre yüksekliğinde duvarlar bu sarayın çevresini dört fersah çapında bir daire şeklinde çevrelemektedir. Bu duvarlarda sekiz kapı bulunmaktadır; içlerinde bellibaşlısı Bâb-ı Hümâyundur.

Uzaktan bakıldığında bu geniş bina, daha doğrusu Ayasofya'nın ve Sultan Ahmet Camii'nin kubbelerinin hakim olduğu devasa ağaçlarla ve yeşil bahçelerle çevrelenmiş karmakarışık ve düzensiz binalar yığını, sevimli ve göze hoş görünen bir manzara meydana getirmektedir. Fakat yaklaşıldığında yüksek surlarının ve ıssız dehlizlerinin gerisindeki sessizlik insanın ruhuna melankolik ve kasvetli bir etki yapmaktadır.

Gerçekten, yeniçerilerin ortadan kaldırılmasından sonra Sultan Mahmut tarafından terk edilen sultanların eski sarayı şimdi emekli harem ağalarınn ve gözden düşmüş gözdelerin 'inziva' yeri halini aldığından bir hükümdar evinden çok, bir gömütlüğü andırmaktadır. Fakat şu duvarların bir dili olsaydı da anlatsaydı, gizli tarihi kim bilir ne dramatik ve korkunçtur!

Ey duvarlar! Nice acılı olayların tanıklarısınız siz! Sarayı ilk ziyaretimde edindiğim ilk izlenim hâlâ silinmiş değildir. Bahtsız Sultan Selim'in katline yardım eden karılarının
teker teker çıkarılıp Marmara'ya fırlatıldıkları gişe biçiminde basık kapının önünden kayıkla geçmiştik. Daha uzakta, Saray'ın birinci ve ikinci avluları arasında kapıcıların ve dilsizlerin ellerinde o uğursuz kementle kurbanlarını bekledikleri daracık geçidi gösterdiler. Ve sonunda yeniden Saray'ın ana kapısının önüne vardık. Bu kapının iki yanındaki duvar oyuklarında mahkûmların başları ibret olsun diye günlerce açıkta bırakılırdı.

Elimde olmayarak 1821 yılındaki kanlı anılar ve gırtlaklanan vezirler, diri diri çuvallara konup denize atılan kadınlar, gece vakti Saray'ın bahçesinde yakalanıp bostancıların kılıçlarıyla can veren Frenkler hakkında anlatılanlar aklıma geldi ve titremekten kendimi
alamadım.

O sırada şarkı söyleyerek, daha doğrusu avazı çıktığı kadar bağırarak, birkaç
Rum kayıkçı yanımızdan geçip gittiler; karşıda reformcu askerlerden birkaçı nöbet tutuyor, birkaç arkadaşı da oturmuş tavla oynuyor veya keyifli keyifli çubuğunu tüttürüyordu. Kılavuzum aklımdan geçenleri tahmin ederek:
-Avrupalılar gibi giyinmiş nöbet tutan şu askerlere bakın, dedi. Oysa bir çeyrek
yüzyıl önce yeniçerilerin ortaları ayrı yerde kazan kaldırırlardı. Bu arsız milisin ortadan kaldırılmasıyla Müslüman fanatizminin son saati de çaldı. Sultan Mahmut, tarihçilerimizin deyimiyle soluğunu kesen ve saygınlığını kıran o dikenli çalıyı biçtikten sonra reformlarım, ayağına çelme takılmaksızın sürdürdü ve şimdi görüyorsunuz, manzarası bir zamanlar Müslümanları bile dehşetten donduran bu duvarların önünden Rum ve Ermeni sandalcıları şarkı söyleyerek geçiyorlar. Bab-ı Hümayun ile Bab-ı Ali arasındaki mesafe kısadır. İkincisine Paşa Kapısı da denir. Çünkü orası veziriazamın resmi ikametgahı aynı zamanda öteki vezirlerin bulundukları yerdir. Bu sebepledir ki Osmanlı hükümetine aynı zamanda Bab-ı Ali de denmektedir. O ağırbaşlı ve melankolik görünüm burada da göze çarpmaktadır. Tepesi dişli, badanalı yüksek duvarlar; parmaklıklı pencereler; bütünüyle saraydan çok kaleyi veya hapishaneyi andırıyor.

Türklerde binaları kireçle badanalama manisi var; bu badanaların çiğ tonları gözü rahatsız ediyor. Yeni binalarda haydi gene neyse; ama onarma zahmetine katlanmadıkları eski binaların delik deşik ve çatlak cephelerine sürüldüğünde daha da çirkin görünüyor. Onlara baktıkça karşımda kırışıkları pudrayla dolu boya küpüne batmış Fenerli, kokona, Marika ve kafadarlarını görür gibi oluyorum.

Ayasofya'nın içi bile bu badanalama furyasından kendini kurtaramamış; sutunların mermerleri ve kubbeyi süsleyen mozayikler yüzyıllar boyunca kalın bir kireç tabakasının altında kaybolmuş. Ancak son yıllarda M.M. Fossati'nin yaptığı onarım çalışmaları sayesinde Bizans sanatının bu değerli kalıntıları ortaya çıkarıldı.

Divan, veziriazamın başkanlığı altında Bab-ı Ali'de toplanmaktadır. Divan Farsça
bir kelime olup konsey demektir. Ve div (cin, peri) kelimesinden gelmektedir. Bir
gün, Pers krallarından biri vezirlerini toplu olarak gördüğünde, gözdelerinden birine dönerek: İnan divan end (Div bunlar) demiş. O gün bugündür bakanlar kuruluna divan adı verilmektedir. Andlaşmayla yani perilerin devlet adamları olduğu kadar şairlere de ilham vermesi gerektiğini göstermek için, şiir derlemelerine de divan denilmektedir.

Harbiye ve bahriye bakanlıklarıyla Tophane'nin dışındaki bakanlıkların bürolarıda Bab-ı Ali'de toplanmıştır.

Bu bürolara giriş serbesttir. Bunlar halılarla döşenmiş geniş koridorlara açılan salonlar olup girişleri kapı yerine sadece kalın bir perdeyle kapatılmıştır. Salonda, âdet gereğince, üç duvar baştan başa sofayla çevrelenmiştir ve kalem efendileri burada, özel yerlerinde bağdaş kurmuş, otururlar, sol bacakları kürsü vazifesi görmek üzere kalkık durur. Yazı için gerekli malzemeyi ve Osmanlı memurlarının kullandıkları birkaç kitabı yanlarına, sofanın üzerine koyarlar. Çubuğu da unutmayalım, onsuz olmaz, onu da kitapların üzerine yerleştirirler ve arada bir işlerini bırakıp bir nefes çekerler. Bab-ı Ali'nin baş çevirmeni Emin Muhlis Efendiyle tanışmıştım; böylece memurun halkla ilişkisini yakından izleyebildim. Yukarda da dediğim gibi bürosuna girmek serbestti; iş sahibi perdeyi kaldırıp içeri giriyor ve etrafa bir göz attiktan sonra uygun bir yeri gözüne kestirdi mi geçip oturuyordu; yer gösterilmesini veya oturmaya davet edilmeyi bekleyen yoktu.

Bacaklarım ve ayaklarım redingotunun eteğinin altında titizce saklayıp iyice yerleştikten sonra bakışlarımı orada bulunan öteki iş sahiplerinin üzerinde gezdiriyor, "temennah" denen selamlar "teati" ediliyordu; sonra adam, efendinin bakışlarını kendisine çevirmesini ve soru sormasını bekliyordu. O sırada, beklemenin sıkıntısı hafifletilmek isteniyormuşçasına bir hizmetkâr kahve ve hatta çubuk getiriyordu.

Paşa Kapısı, İstanbul'un en güzel mahallelerinden biridir. Sokaklar geniş ve düzgündür; güzel görünüşlü beyaz veya canlı renklerle boyanmış evler ahenkli olmaktan çok çekicidir. Uzaktan, koskoca bir marketri dersiniz. Burası, aynı zamanda şehrin tarihi anıtlar bakımından en zengin kısmıdır. İki mil karelik bir alanın içinde İstanbul'un görmeye değer zenginliklerinin çoğunu bulursunuz. Saray, Bab-ı Âli, Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Hipodrom ve oradaki antik kalıntılar, bin sütunlu sarnıç ve çarşılar.

Türkler Ayasofya'nın bu Grekçe adını korudukları gibi binaya da saygı göstermişlerdir. Konstantiniye'nin düştüğü gün ünlü baziligin önünde atından inen Fatih Sultan Mehmet bir askerin, avludaki mermerleri kırdığını görür. "Ganimetleri size bıraktım, fakat binalar benimdir" der ve bir pala darbesiyle askeri kanlar içinde yere serer. Ziyaretini bitirdikten sonra maiyetindeki müezzinlerden birine, müminleri namaza çağırmasını söyledi. Kendisi de, örnek oldu ve içeriye girip namaz kıldı. Grek tarihçilerinin anlattığına göre planını bir meleğin getirdiği; altının ve değerli malzemesini Allah'ın gönderdiği tapınak, Hazreti Muhammed'in külfüne böylece tahsis edilmiş oldu. Konstantin tarafından inşa ettirilen, oğlu Konstance tarafından büyütülen sonra bir ayaklanmada yangına verilen, depremle yıkılan, Jüstinyen tarafından zamamının en ünlü iki mimarı Tralli Artemius ve Miletli İzidor'un yönetiminde onbin işçinin onaltı yıl içinde tamamladıkları Ayasofya o güne kadar Hıristiyanlığın kilise mimarisinin baş yapıtıydı. Fetihten sonra fazla bir degişikliğe ugramadı. Müslüman kültürünün ne derecede sade olduğunu biliyoruz. Namaz esnasında Kıble yönünü belli etmeye yarayan Mihrab'ın, hutbe okunması için bir minberin, vaaz için birkaç süsünün dışında binanın iç düzeni hemen hemen aynı kalmıştır. Sadece kubbedeki Tanrı-Peder'in tasviri yok olmuş, onun yerine Kur'an-ı Kerim'den şu yazı konmuştur. Işığın kaynağı Allah'tır.

Ayasofya sırasıyla Sultan II. Selim, II. Murat ve Abdülmecit tarafından onarılmıştır; bu onuncusu, restorasyon işine özellikle büyük özen göstermiş ve seleflerinin çok üstünde giderleri göze almiştir. Kubbenin temelini pekiştirmeye yarayan iki demir çemberden aynı zamanda zarafetini bozan dört masif payanda kemerinden de kurtarmıştır. İyice eğilmiş bulunan üst galerilerin oniki sütunu büyük bir başarıyla doğrultulmuş ve Bizans sanatının başyapıtı olan tavan mozayikleri, Müslümanların gözlerinden uzak bulunması için sürülen kalın badana tabakasının gerisinden çıkarılmıştır. Şimdi renkleri bütün canlılığıyla ortaya çıkan Meryem Ana'mn devasa tasviri tapınağa hakimdir. Bu başarılı restorasyon mimar Fossati Kardeşler için bir onurdur. Ancak altın, antik yeşil, serpantin ve Doğu albatrıyla yapılma mozayikleriyle nüansların badanayla rörprodüksiyonuna itirazım var. O pis badanalarla yapıilan göz aldatmacası zevksiz ve kısa ömürlü olup, yerini işgal ettiği başyapıtlara olan özlemi daha da kamçılıyor.

Ayasofya ile Sultan Ahmet Camii ve Atmeydanı arasındaki caddenin uzunluğu yarım mil bile değil. Atmeydanı denen yer, Bizanslılar devrinde yüzyıllar boyunca Maviler'in ve Yeşiller'in çekiştikleri hipodromdur. Zaman bu boş mücadeleleri hatıralarımı ve aynı zamanda meydanı süsleyen eski kapıları ve heykelleri de silip yok etmiş. Birinci imparatorluk devrinde Paris'te Carrousel Meydanı'nda gördüğümüz ve bugün yeniden Venedik'teki San Mareo Meydanı'nı süsleyen bronz atlar orada, hipodromun dört köşesindeydi. Bronzların ve mermerlerin de bir kaderi vardır.

Bununla beraber Teodos'un dikilitaşı granitten kaidesi üzerinde hâlâ duruyor. Platea zaferinden sonra Greklerin Apollon'a adadıkları Delf tapınağından getirilen Yılanlı Sütun, Bizans İmparatoru Konstantin Porfirogenetos'un bronz levhalarla kaplattığı tuğladan bir piramit Aşağı İmparatorluğun ihtişam ve sefaletinin sahnesi olan bu çirkin eski haşmetini kanıtlamaktadır.

Oradan az ötede, Atmeydanını Beyazıt Camiine bağlayan geniş caddenin solunda yalnızca ikiyüzyirmidört mermer sütunu kapsamakla beraber Binbirdirek diye anılan sarnıç bulunmaktadır. I. Konstantin'in yapıtlarından biri olan bu eski su deposu, bugün bir sanayi merkezi halini almıştır.

Aynı devirden kalma daha ufak sarnıçlar da bulunmaktadır ve hepsi de doldurulmuş aslından uzak amaçlarla kullanılmaktadır. Esas amacına uygun olarak kullanılan sadece Yerebatan Sarayı diye anılanıdır. (Citerna basiliki) Burası, değişik çaplarda ve düzende mermer sütunlara oturtulmuş tuğla ve horasanda inşa edilme bir sarnıç olup kuraklık olduğunda kullanılmakta ve mayıs ayından itibaren bir ay Saray'ın çeşmelerini beslemektedir.

Kitaplarda ve gravürlerde defalarca basılmış olan İstanbul'un anıtlarını ve görülmeye değer yerlerini tasvir etmeye devam edersem sonu gelmeyecek. Yeniçerilerin katline sahne olan Atmeydanı: Fatih Sultan Mehmet'in sarayının bulunduğu Eski Saray denen mahalde bulunan Seraskerlik Sarayğ; onun yanında yükselen kule; yangınları gözetlerler ve gece bekçileri yangın var! Avazeleriyle bütün şehre duyururlar. Roma'nın en parlak devirlerini hatırlatan ve Konstantin forumunu süslemek üzere Bizans'a getirilmiş bulunan Yanık Sütun; halen mevcut olan kalıntıların yüksekliği doksan ayaktır; Marcien Sütunu; rivayete göre bu imparatorun külleri bunun içindeymiş. Tepelerinde Fatih'in ve Sultan Beyazit'ın camilerinin yükseldiği üçüncü ve dördüncü tepeyi birleştiren Valens Kemeri; burada durulduğunda İstanbul'un en güzel manzarası gözler önüne serilmektedir. Cenevizlilerin inşa ettikleri Galata Kulesi; Blakerna Sarayı'nın kalıntıları; Yedikule
şatosu'nun eski kapısını süsleyen barolyefter vs. Ancak, gözler önüne sermek istediğim şey, iki deniz ve iki uygarlığın değdiği yerde kurulan bu yarı Avrupa yarı Asya kentinin dış görünümlerinden çok moral fizyonomisidir.


Web Tasarım Ankara, Web Tasarımı Ankara
keçiören düğün salonu keçiören toplantı salonu keçiören düğün salonları ankara düğün salonu keçiören nikah salonu ray dolap ankara mutfak dolabı ankara banyo dolabı ankara vestiyer ankara duvar ünitesi ankara gardrop ankara tv ünitesi ankara vestiyer duvar ünitesi tv ünitesi gardrop mobilya mobilya ankara bamya çorbası etli ekmek mevlana pide bıçak arası konya tandır kuzu tandır fotokopi makinası fotokopi web tasarımı ankara tercüme büroları tercüme ankara tercüme simultane tercüme yapı denetim firması fotokopi makinası kiralama fotokopi makinası satışı fotokopi makinası tamiri maurers orjinal maurers meksika biber hapı biber hapı acı biber hapı